2 Temmuz 2011 Cumartesi

Çin asıllı devşirme oyuncumuz Jung Chow Fat

Bu yazıyı Nişantaşı’ndaki Starbucks’tan yazmaktayım. En büyük keyfim bu gerçekten. Niye evinden yazmıyorsun, senin villan yok muydu diye sorarsanız, var elbette. Dayalı döşeli, tripleks. Fakat bilinmeyen bir güç beni buraya doğru çekiyor ve laptopumu toplayıp, fularımı takıp bu yaz sıcağında insanlarla kucak kucağa buraya geliyorum ve yazımı da hep burada yazıyorum. Deniz manzaralı rahat evimden yazamıyorum! Benim villa bildiğiniz üzere İzmir sahilde. Ama niyeyse Nişantaşı’dan başka yerde ilham gelmiyor.  Bilirsiniz hep şehrin gürültüsünden yakınırım ama nedense Starbucks’ta yazarım yazımı, villamda değil. ABD’de olsam buraya da uğramazdım. Orada Starbucks’a, McDonalds’a ameleler gidiyor çünkü. Ama burada bulabileceğimiz en iyisi bu galiba. Hayat garip.

Haberim badminton milli takımımızdan. Çin asıllı devşirme oyuncumuz Jung Chow Fat’ı her izleyişimde hayran kalıyorum. Türk olunca Hamdullah Fethi adını aldı ama o adı anmak istemiyorum doğrusu. On benim için her zaman Jung, Honk Kong’un bıçkın çocuğu Jung.


Jung o kanatlı topumsuya her vuruşunda aha zımba gidecek diye içimden geçiyorum ama sonra topumsu hiç hızlı gitmiyor. Hep bir yerlerde ani bir yavaşlama sergiliyor. Bazen filenin içine geçiyor. Geçen gün Alman rakibi Hans-Peter Berigel ve Arjantinli rakibi Gabriel Omar Abbondancaniggia ile yaptığı maçları izledim. İlk maç 17 saat sürdü. 6 servis kullanıldı. Topumsunun hızı bazen 5 km’yi bile geçti. Müthiş maçtı. İkinci maç sadece 5 saat sürdü ama topumsu havada süzüldü de süzüldü. Keyifliydi her şeye rağmen. Jung’la geçen gün konuşup bir viski içme şansı buldum. Kendisi viski yerine vişne suyu içti. İçine biraz viski kattım. “Aman abi sakın çaktırma federasyon ceza yazar” dedi, gülüştük. Federasyon başkanına el salladığımda zavallı Jung’un suratını görmeliydiniz. Ne de olsa Hong Kong’un varoşlarından gelme bir çocuk. Espiri anlayışı kısıtlı. Çok bilgiler edindim sohbetimizde. En’lerini sordum kendisine, şöyle cevapladı:

En sevdiği edebiyatçı: Elif Şafak. (Bu Türkü Bar tadındaki kadının nesini beğenmiş anlamadım. Yazdığı iki evde kalmış kız muhabeti, üç beş sufizm.)
En sevdiği yemek: Çiğ balıklı imam bayıldı. (gülüyor)
En sevdiği tatlı: Baklava. (Gaziantep baklavası olacakmış başkasını yiyemiyormuş.)
En beğendiği aktris: Hülya Avşar. (Berlin in Berlin’in hastasıymış ama ben Sophia Loren’i tercih ederim. Evet bu yaşında dahi!)
En sevdiğin şarkıcı: Roman Tikaram. (Hayır, sordum. Tanita Tikaram’ın kocası değilmiş. Aslında Gaziantep’te sıra gecelerinde çıkan yerel bir türkücüymüş. Doğru yazılışı da Romantik Aram’mış.)
En yakın arkadaşı: Salih abi. (Soyadını sordum kırık Türkçesiyle anlatamadı. Abi’lerle takılıyor anlaşılan. Tarikatlara bulaşmasın bu muhterem? Yalnız tarikatlara saygı duymak bir elit olarak görevimizdir.)
En sevdiği politikacı: Tayyip Erdoğan. (O da bizim gibi iktidardan yanaymış, başbakanın karizmasına hastayım dedi. Kim değil ki, kim değil ki! Yağcılık yapıyorum sanmayın. Başbakanımız bir tanedir.)
En çok istediği şey: Dünya barışı ve Kürt meselesinin çözülmesi. (Bu konuda uzun uzadıya konuştuk ve anlaştık ama bu başka bir yazının konusu.)

Yani anlayacağınız Jung çoktan bizden biri olmuş bile. Niye Urfa’da bir köyde oturduğu konusunda pek bir açıklama getirmedi. Daha çok seviyormuş oranın insanlarını. Şehir insanı onun da benim gibi midesini bulandırıyor demek ki. Bir de her Hong Konglu gibi bir John Woo filminde oynamış.

Bu arada şu yazımı sonlandırdıktan sonra Bebek’te Mr. Currie lokantasına gideceğim. İngiliz Dostum Will Gooding’in enfes İrlanda usülü mezeleriyle bir güzel ziyafet çekeceğim. Will gerçekten de müthiş bir ev sahibi. Özellikle İskoç yaban ördeği kızartmasını tavsiye ederim. İçine üç beş çalı çırpı da atıyorlar ama içerik ne bilemiyorum. Şefin spesiyaliymiş. Hepinize Badmintonlu günler. Bu güzel sporu ancak buradan takip edebileceğinizi unutmayın. Çüüss!

Hiç yorum yok: